Sabah uyanınca her zamanki gibi ilk kahve makinesinin düğmesine bastım, pencereyi açtım ve dışarıyı seyretmeye başladım. Mis gibi bir bahar havasıydı. Güneşin iç ısıtan sıcaklığı baharın taze çiçeklerinin kokusuyla buluşmuştu.
Birden makine ötmeye başladı, kahven hazır der gibi... Kahvemi fincana koyarken bir anda kendimi çocukluğumda buldum. Kıymetini daha çok bilmeliymişiz o yılların. Mutfaktaki kahve kokusu beni çocukluğumdaki sobanın üzerinde ısıttığımız ekmek kokusuna götürmüştü. Nasıl da zevkle yerdik soba üzerinde ısıtılmış ekmekleri, annem şekerli paşa çaylarımızı da doldururdu bize, bundan alâ mutluluk mu vardı ki, gözlerimizin içi ışıl ışıl parıldar, birbirimizle şakalaşarak yapardık kahvaltımızı kardeşlerimle. Ara sıra babamın sesi yükselirdi, "Biraz yavaş olun, yemeğinize bakın" diye. Kıkırdardık hemen, çocukluk işte, kızma küsme bilmezdik. O ne güzel bir mutlulukmuş öyle, şimdilerde anlıyorum kıymetini.
Günümüzde anında kalmak diye bir şey oluştu. Herkesten duyar olduk. Anında kal, anı yaşa. Neydi ki bu anında kalmak, nasıl yaşanıyordu? O zamanlara gidince daha iyi anlamaya başladım anında kalmayı. Böyle ketum bir toplumda nasıl anında kalabiliriz ki? Ya geçmişi irdeleyip kavgalar çıkarıyoruz ya da geleceği düşünüp kaygılar yaşıyoruz. Üstelik bunları sadece biz büyükler yapmıyoruz artık. Ne üzücüdür ki, çocuklarımız da yapıyor. Okul stresi, sınav stresi, iyi bir lise, üniversite, iş derken daha minik yürekleriyle kendilerini kocaman bir kaygının, endişenin içinde buluyorlar. Oysa o zamanlar biz an yaşıyormuşuz, anında kalıyormuşuz. Sobamız yanıyorsa üzerinde ekmeğimizi ısıtıyorsak, anne babamız da yanımızdaysa her şey tamamdı bizim için. Bir anda fark ediverdim ki ben ilk kalktığımda o kahve makinesinin düğmesine boşa basmıyormuşum. Yayılan kahve kokusu beni babamla, kardeşlerimle oturduğum sofrada, annemin sobada kızarttığı ekmek kokusu ve paşa çayının lezzetine götürüyordu. Ben hala o anın içindeymişim ve o anı yaşamaya devam etmek istiyormuşum.

0 Yorumlar